İnsan Hakları Dilinin İnşası Üzerine
Mehmet Sindel Yazıyor27 Nisan 2025

İnsan Hakları Dilinin İnşası Üzerine

Mehmet Sindel'den İnsan Hakları Dilinin İnşası Üzerine

İnsan hakları savunusunun dili, sadece neyi söylediğimizle değil, nasıl söylediğimizle de var olur. Meseleyi, yaş, cinsiyet, güzellik, sınıf, etnisite gibi kategorilere yaslanarak kimlikler üzerinden kurmak, niyet edilmemiş dahi olsa hakikatin adaletini parçalar, onu bölüp küçük pazarlık masalarına sürükler. “Bu güzel yüzlü çocuğa bunu yapmaya nasıl cüret edersiniz?" dediğimizde, çirkin yüzlü ihtiyarlara atılan yumruğu istemsizce onaylamış, en azından azımsamış oluruz. “Kadına bunu yapamazsınız!" dediğimizde, hemen bir köşeden birisi çıkıp "O zaten kadın bile değil." diye bağırır ve böylece hem transfobinin hem de cinsiyetçi zorbalığın kapısını aralarız. “Gençlere zulüm!" dediğimizde, orta yaşlıların ve yaşlıların sistematik ezilişini görünmez kılar, yaş ayrımcılığını yeniden üretiriz.

Tepkilerimizin, muhalefetimizin, isyanlarımızın temel zemini, kimlik kartlarına değil insanın kendisine dayanmalıdır. Çünkü insan hakları, insanın bir etiketler toplamı olmadığı, doğuştan ve kayıtsız şartsız bir değeri olduğu fikrinden doğar. Jacques Derrida'nın uyardığı gibi: "Farklılıkları kutsarken, onları yeni hiyerarşilere dönüştürme tuzağına düşeriz." Kimlik odaklı tepki, farkında olmadan kendi karşıtını yaratır: Kimliğe saldırıyı meşrulaştıran dili.

Dil burada yalnızca bir iletişim aracı değil, aynı zamanda bir inşa sahasıdır. Hannah Arendt'in Totalitarizmin Kökenleri'nde belirttiği gibi, faşizm önce kavramlarda başlar: İnsanlar "biz ve onlar" diye ayrılır, "hak edenler" ve "hak etmeyenler" icat edilir. Naziler Yahudileri önce "parazit", "asalak", "kanser" diye adlandırarak, onları insanlıktan çıkardılar; böylece onları öldürmek, bir insanı öldürmekten değil, bir hastalığı tedavi etmekten ibaretmiş gibi sunulabildi. Bir kez dil bozuldu mu, bir kez kategoriler değer yüklenerek hiyerarşileştirildi mi, artık zulüm bir patoloji değil, bir görev haline gelir.

Bugün de aynısı daha sofistike maskelerle sürüyor. “Başarılı" gençlere yapılan zulüm karşısında ayağa kalkarken, sokaktaki işsiz gencin gördüğü zulmü suskunlukla geçiştiriyoruz. “Kadın" diye bağırırken, kadınlığı belli sınırlarla tanımlayıp başka bedenleri dışlıyoruz. "Bu elit üniversitelerin gençleri" diye haykırırken, meslek liseli ya da işçi çocuklarını ikinci plana atıyoruz. Yani istemeden de olsa bir tür liberal faşizm dili inşa ediyoruz. Kimin zulmüne üzüleceğimizi, onun toplumsal prestijine göre seçiyoruz.

Bu yüzden her insan hakları savunusu, ayrım yapmaksızın, tüm kimliklerin ötesinde "insan" üzerinden kurulmalıdır. İsyanımız, bu hayata gözlerini açmış her varlığın eşsiz ve dokunulmaz değerine dayanmalıdır. Dilimizi buna göre eğitmeliyiz. Michel Foucault'nun dediği gibi, "Gücün ilk işgali dili kontrol etmektir." Eğer dilimizi, ayrımcı, seçmeci, kategorik bir sapmadan koruyamazsak; muhalefetimiz de, isyanımız da bir gün farkında olmadan yeni bir zulmün taşıyıcısı olur.

İnsanı, kimliklerini askıya alarak; hakları, kimlikler arasında adil dağıtarak değil, her insanın kimliksiz bir şekilde haklara doğrudan sahip olduğunu kabul ederek savunmalıyız. Aksi takdirde adalet, bir cemiyetler savaşına, bir üstünlükler yarışına indirgenir. Her bir kimlik, diğer kimlikler pahasına hak talep etmeye başlar ve sonunda herkes yalnızlaşır, herkes kaybeder.

1789 Fransız Devrimi sonrası yayımlanan İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi, "insan"ı merkezine almıştı; doğuştan ve mutlak bir eşitlik iddiası vardı. Ancak çok geçmeden, kadınlar, köleler ve kolonilerdeki halklar "insan" kategorisinin dışında bırakıldı. Olympe de Gouges, buna isyan ederek "Kadın ve Kadın Yurttaş Hakları Bildirgesi"ni yazdı, fakat sonuçta giyotine gönderildi. Yani "insan" dediklerinde bile kastedilen yalnızca belli bir insan tipiydi: Avrupalı, beyaz, erkek ve mülk sahibi… Buradaki ders nettir: Hak mücadelesi yalnızca bir kimliğe ya da bir ayrıcalıklı gruba atfedilirse, adalet yeniden ayrıcalığa dönüşür.

Bugün de benzer bir tuzakla karşı karşıyayız. İnsan hakları dilini genç, güzel, kadın, eğitimli, elit, mağdur gibi kimlikler etrafında bölerek kullandığımızda, istemeden de olsa, zulmü evrensel bir haksızlık olmaktan çıkarıp bir ayrıcalık ihlali haline getiriyoruz. Böylece "haksızlığa uğrayanın kim olduğuna göre" üzülüyor, kim olduğuna göre susuyoruz. Bu, modern faşizmin en sinsi versiyonudur. Kimlikleri özgürleştiriyormuş gibi yaparak, insanı parçalayan yeni bir sınıflandırma rejimi kurmaktır.

Dil burada yalnızca bir taşıyıcı değil, bizzat ideolojinin mühendisidir. Victor Klemperer, Nazi Almanyası'ndaki dilin nasıl yavaş yavaş insanı şeyleştirdiğini anlatırken, şunu vurgular: “Dil yalnızca düşünceyi ifade etmez; dili değiştirdiğinizde düşüncenin sınırlarını da değiştirirsiniz." Yahudiler "vatan haini", "parazit", "düşman" diye adlandırıldığında, artık onları öldürmek bir cinayet değil, bir "temizlik" operasyonu gibi algılandı. Faşizm önce dille geldi. Sonra sokaklarda yürüdü.

Dilin bu zehirlenişi bugün de başka formlarda sürüyor. Sınıfsal olarak ayrıcalıklı gençlere yapılan zulme üzülürken, fabrikada çalışan isimsiz gençlerin ezilişine kayıtsız kalıyoruz. Güzelliğiyle tanımlanan bir mağdura yapılan saldırıyı lanetlerken, "çirkin" addedilen birinin şiddete uğramasını sessizce geçiyoruz. “Kadın" dediğimizde yalnızca cinsiyet biyolojisine sıkışıyor, toplumsal cinsiyet kimliklerini dışlıyoruz. Bu, farkında olmadan elitizmi, yaşçılığı, güzellikçiliği, cinsiyetçiliği yeniden üreten bir dildir.

Bu yüzden gerçek bir isyan, insanın hiçbir sıfatına, hiçbir etiketine bakmaksızın yaşama hakkına, onuruna ve dokunulmazlığına sadık olmalıdır. Bertolt Brecht'in dediği gibi: "Baskı görenler için savaşmayanlar, baskı altına alındıklarında sessiz kalanlardan farksızdır." Ancak baskı görenleri seçerken, yalnızca kendimize benzeyenleri, yalnızca duygusal olarak yakın hissettiklerimizi koruyorsak, biz de sessiz kalanlardan bir fark taşımıyoruz.

Zulüm birine yapılabiliyorsa, herkese yapılabilir. Zulme maruz kalan bedenin yaşı, cinsiyeti, güzelliği, mesleği, eğitimi ya da sınıfı, zulmün mahiyetini değiştirmez. Çünkü zulüm, tüm kimlikleri aşan bir insanlık yarasıdır.

Bu nedenle insan hakları savunusu, kimlikler üzerinden değil, insanın varoluşu üzerinden yükselmelidir. İsyanımız, adalet arayışımız, öfkemiz, hiçbir kimlik filtresinden geçmeden doğrudan insanlığa yönelmelidir. Aksi takdirde, biz de bir gün, istemeden de olsa, yeni bir ayrımcılık sisteminin piyonu oluruz.

Bu nedenle, tepki verirken, mücadele ederken, isyan ederken, dilimize sürekli şunu sormalıyız: Bu tepki yalnızca bir kimliğe mi dayanıyor? Yoksa bu, insan olmanın doğasına duyulan evrensel bir sadakat mi?

Çünkü gerçek muhalefet, insana sadakattir. Ve sadakat, kimliklere değil, yaşama duyulandır.

Unutulmamalıdır ki, tüm totaliter rejimler, tüm faşist dalgalar önce insanı etiketlere ayırarak, sonra o etiketlere değer atayarak, sonra da o değerleri kulluk ya da kıyım gerekçesi haline getirerek inşa edilir. Direniş, o ilk adımda başlar: İnsanlığın bölünmesine izin vermemekle.

Ve direniş, önce dilde başlar. Çünkü her kelime ya özgürlüğün bir taşıdır ya da köleliğin ilk tuğlası.

Diğer Yazılar

Bela Tarr Gidince...
Ustalara Saygı

Bela Tarr Gidince...

Bela Tarr Anısına

DEVAMINI OKU
Spiritüelizm Neden Mazur Görülemeyecek ve Kendi Haline Bırakılamayacak İnsanlık Düşmanı Sinsi Bir İdeolojidir?
Mehmet Sindel Yazıyor

Spiritüelizm Neden Mazur Görülemeyecek ve Kendi Haline Bırakılamayacak İnsanlık Düşmanı Sinsi Bir İdeolojidir?

Bebek mi sizi seçti? Bu iddianız yalnızca kendi steril, konforlu varoluşunuz için mi geçerli? Yoksa doğan her bebek mi ailesini seçiyor?

DEVAMINI OKU
İnsan Hakları Dilinin İnşası Üzerine
Mehmet Sindel Yazıyor

İnsan Hakları Dilinin İnşası Üzerine

Mehmet Sindel'den İnsan Hakları Dilinin İnşası Üzerine

DEVAMINI OKU